BEYRUT: Delik deşik bir kentten çağrı // Bölüm I

Share..Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Email this to someone

BEYRUT: Delik deşik bir kentten çağrı // Bölüm I
Yazı ve Fotoğraf Tamer Kaya
YAZININ DEVAMI – BEYRUT BÖLÜM II

foto2-genel

foto3-genel

foto1-genel

Çöl kumunun güneşle kavrulmuş o tatlı sarısını, deve tüyünün ısıtan rengini bulmak için çok uğraşmış insan. Sonra fırçayla Akdeniz’in kollarını yanlara açmış olan bakir göğsüne, o mahrem yere, en muazzam yerine sürmüş bu rengi. Ne devesi var ne çölü! Hepsinden daha güzeli… Yaprak rengi dokunuşlarla perdeler koymuş balkonlarına, ördek başı yeşilden pencere pervazları yapmış. İnsan, ne çok acı yüklemiş, sindirmiş bu duvarlara. Ne çok kez batmış bu kent. Depremlerle dağılmış, birçok kez sular altında kalmış. Güzel Lübnan’ın göz bebeği şehri, başkenti Beyrut’tan bahsediyorum (Indie rock grubu Beirut ile karıştırılmasın!).

Ülkenin simgesi olan sedir ağaçlarının -hatta bayraklarında da bulunuyor ve ülkede kutsal sayılıyor- sıra sıra dizildiği ve aynı hizada özenle budandığı, terkedilmiş gibi size boş boş ama hüzünlü gözlerle bakan bir caddesinden, İbrahim Maalouf kulağıma Beirut’u fısıldarken bu cümleleri düşünüyorum. Duygular, sesler, simetri, duvarlardaki mermi izleri ve delikleri birbirine karışıyor. Ya da bu zihnimde oturttuğum, kafamda birleştirip yakıştırdığım bir imge. Ancak tüm imgeler, deve ve çöl kadar temelsiz, köksüz mü? Kelimeleri takip edip, görelim.

Hem çok güzel hem de çok hüzünlü bir şehir burası. Güzellik ve hüzün nasıl olur da aynı kefeye konmaz? 1975’ten 1991 yılına kadar 16 yıl boyunca devam eden bir iç savaşın aktörleri, figüranları, dublörleri, oyun kurucuları bu ülkenin kendi insanları… Bu topraklar da oyunun maalesef ki çok yazık edilen dekorları. Binalar tanığı, yetişkinler kurbanı. Çocuklarsa, özellikle o dönemde doğanlar, belki de bu dünyanın en acı kaybı. Geri döndürülmesi “artık çok geç” olan umudu…

Bu kadar kayıpla harabeye dönen şehir, birçok vatandaşın kahraman olarak adlandırdığı, varlıklı iş adamı, Rafic Hariri’nin -sonrasında Beyrut’u yeniden inşa eden kişi adıyla anılacak- 1992 yılı itibariyle başbakan olarak görevine başlaması ile bir yenilenme, toparlanma dönemine giriyor. Rafic Hariri, Beyrut Havaalanı’na ismi verilmiş, adına üniversiteler açılmış bir siyasetçi, politikacı. Adını anmak istememin başlıca sebebi ise, birilerinin yıktığı, yok ettiği şeyleri ya da değerleri hep başka birisinin ya da birilerinin düzeltmeye çalıştığı şu çok klasik, herkesin bildiği hikayeyi aklınıza getirmek istediğimden. Şu an şehirde downtown olarak adlandırılan oldukça lüks ve alışveriş odaklı, souq – pazar merkezi aslına uygun olarak Rafic Hariri tarafından yenilenmiş, şehrin kaybolmaya yüz tutmuş batılı imajını tekrar yaratmak -daha doğrusu diriltmek- için günümüzdeki haline getirilmiş. Bir zamanlar “Doğu’nun Paris’i” olarak anılıp, sonrasında da harabelerin arasında bocalamak kolay yenilir yutulur bir şey değil tabii ki…

Ancak şehrin her yerinde özellikle dokunulmayan, her görüldüğünde bu yerin savaş gördüğüne delil oluşturan binalar mevcut. Dokunulmuyor onlara. İnsanoğlunun şiddetinin nelere mal olduğunu, olabildiğini göstermek adına birer nöbetçi gibiler. Aynı hatalara bir daha düşmemek, gerçeklerle yüzleşmek için Ramada Oteli binası ve Beirut Dome sizi bekliyor olacak. Sadece bu yapılar da değil; şehirdeki birçok bina delik deşik. Onlar kaçıp saklanamamış. İstemeden, istenmeden hedef oluvermişler.

Downtown

Roma’daki Via dei Condotti’yi ya da NYC 5th Avenue’yu aratmayacak olan bu bölge şehrin en batılı ve kesinlikle en parlak yüzü. Hem parlak hem de bürokratik. Bakanlık binalarının birçoğu bu bölgede bulunuyor; güvenlik haliyle üst düzeyde. Kendinizi huzursuz hissetmeden şöyle bir rota çizebilirsiniz: Lübnan menşeili olup gittikçe globalleşen çikolata markası Patchi’nin bu bölgede yer alan, adeta bir kuyumcu dükkanını andıran amiral mağazasını ziyaret edip, biraz yolluk “pralin” alabilir, sonrasında görkemli Mohammed Al-Amin Camii’nin iç mimarisini görmek amacıyla içeride biraz zaman geçirebilirsiniz. Çıktığınızda Saint Georges Maronite Katedrali’nin önünden geçip, hemen yanındaki antik Roma döneminden kalıntılara göz atabilir, birkaç dakikalığına “bunlar şehrin ortasında bir anda nereden çıktı ya?” bakışları atabilirsiniz. Sonra biraz ilerleyip ilk sağınızdaki El Maarad sokağına girip, dümdüz devam ettikten sonra şehrin imzası belki de sembolü haline gelmiş saat kulesinin olduğu yuvarlak meydana ulaşırsınız. Meydanda biraz gözlem yapıp, etrafa iyice bakındıktan sonra aynı meydana açılan farklı bir yol olan Abdul Hamid Karami Caddesi’nden çıkarak bu sefer de kendinizi Beirut Souks’taki -meraklıları için söylüyorum- lüks mağazaların avuçlarına bırakabilirsiniz. Özellikle bu bölgede dolaşırken varlıklı ailelerin çocuklarına bakıcılık yapan, tuvaletleri temizleyip çöpçülük yapan ya da restoranların mutfak kısımlarında çalışan farklı milletlerden insanlar gözünüze çarpabilir. Özellikle Filipinliler için bir diaspora vakası olduğu söylenebilir. Yerel halktan birçok kişiye bu durumu sorduğumda, Lübnanlıların kendi “pis işlerini” yapmayı sevmediklerini öğrendim.

Bu bölgede özellikle görülmesi gereken bazı simge yapılar, görülmesi gereken noktalar da var. Osmanlı mimarisinin örneklerinden şu an başbakanlık konutu-merkez binası olarak kullanılan Grand Serail – Büyük saray, sarayın hemen yanındaki Osmanlı saat kulesi, Rafif Hariri’nin mozolesi, parlamento binası ve kesinlikle görülmesini tavsiye edeceğim Roma hamamları (Roman Baths) bunların başlıcaları. Roma hamamlarını görebileceğiniz antik kazı alanı tam anlamıyla bir açık hava müzesi. Buradan sonra da şehrin downtown bölgesinin biraz dışında ama buraya kadar gelmişken program içine dahil edilebilecek bir noktasını daha görmekte fayda olduğunu düşünüyorum. Raouche bölgesine doğru giderek Güvercin Kayalıkları olarak adlandırılan denizin içindeki dev kayaları da görebilirsiniz. Ya kayalıkları yukarıdan gören kafelerden birisi olan Bayrock’a oturup kayalıkları izlerken kahvenizi içebilir ya da havanın uygun olduğu bir mevsimde kayalıkların çevresinde dolaşan ve aralarından hatta altlarından geçen bir minik bot turunun da keyfini çıkarabilirsiniz.

Bu bölge ile ilgili söylemem gereken tek bir şey kaldı. Mohammed Al-Amin camiinin bulunduğu şehitler meydanına bakan otellerden en ilgi çekicisi ve modern mimarisiyle fark edilen Le Gray’in teras barı (Bar Threesixty) şehrin en havalı mekanlarından. Piyano eşliğinde kokteylinizi yudumlayıp akşam trafiğinin geçmesini bekleyebilir ve sonrasında bir taksiye atlayarak Zaitunay Bay’e geçip 2011 yılında inşa edilmiş olan bu lüks yat limanında dolaşabilir -belki bu sayede bir liman kentinde olduğunuzu da hatırlayabilir-, hem de çok sayıdaki restoranların birisinde akşam yemeğinizi yiyebilirsiniz. Lübnan’ın yerel birası Almaza’nın ya da birçoğuna göre rakıdan daha lezzetli olan arak’ın da yemekle iyi gideceği aşikâr.

http://www.patchi.com/Home
http://www.beirutsouks.com.lb/
http://www.campbellgrayhotels.com/le-gray/restaurants/overview
https://www.facebook.com/ZaitunayBay/

Gemmayzeh

Le Gray Oteli’nin baktığı, Şehitler Meydanı’nın sağ tarafında kalan bölge, benim şehirde en samimi, en gerçekçi ve kesinlikle en doğal bulduğum mahalle: Gemmayzeh. Gouraud Caddesi’nin üzerinde sıralanmış onlarca güzel bina ve onlarca farklı ihtiyaca, zevke cevap verebilen mekan bulunuyor. Hızlı atıştırmalık sokak lezzetlerinden, tasarım ürünler satan küçük mağazalara, sıcak atmosferiyle rahatlatan pub’lardan, ortak çalışma alanı olarak da kullanılabilen modern kafelere kadar size çok geniş bir yelpazede, oldukça farklı seçenekler sunuyor. Şehrin çok katmanlı yapısını ve gece hayatını bu bölgede deneyimlemek mümkün. Kadıköy, Beyoğlu ve son haliyle Karaköy’ün bir karışımı gibi de düşünebilirsiniz. Yine de, Kadıköy tarafı biraz daha baskın geliyor sanki. Bir gün lavantalı cappuccino’nuzu Gouraud Caddesi üzerindeki Urbanista’dan alıp, arka bahçesinde maillerinizi okuduktan sonra caddenin başında yer alan ünlü Fransız pastane zinciri Paul’dan hellim peynirli- (halloum olarak yazılıyor ve tüm şehirde en yaygın peynir) sandviçinizi alarak tüm caddeyi baştan aşağı dolaşabilirsiniz. Ara sokaklara itinayla girmek özellikle bu bölge için çok önemli. Zira Beyrut’ta da sokak sanatı- graffiti akımı oldukça yaygın. Sizi gülümsetecek olanlarıyla ve fotoğraflarını çekmekten kendinizi alıkoyamayacağınız örnekleriyle karşılaşacağınıza eminim.

Bu cadde üzerinde devam edip Aziz Nicolas merdivenlerini tırmanarak, benim ziyaret etme imkanı bulamadığım modern sanat müzesi olan Sursock Müzesi’ni ziyaret edebilirsiniz; mimarisi ve zengin koleksiyonuyla oldukça etkileyici bir mabet. Kalıcı sergileri ve müze mimarisi hakkında bilgiyi gitmeden önce web sitesinden almakta fayda var.

Akşam olduğunda da aynı cadde üzerindeki Charlie’s Bar’da DJ performansı ile keyiflenebilir, sonrasında da ara sokaktaki Jukebox’ta yerel kokteylleri deneyebilirsiniz. Bu bölgeyi çok sevip de burada uzun süre kalmak isteyenler için hem konaklama ve yeme-içme konusunda hem de Arapça kurslarıyla hizmet veren bir işletme- kültür merkezinin adını da özellikle vermek istiyorum: Saifi Urban Gardens. Giriş katında Em Nazih adında yerel lezzetlerin neredeyse tümünü deneyebileceğiz bir kafesi ve Coop D’etat adında bir teras barı bulunuyor. Sadece bilgi almak ve tesisi gezip görmek için bile uğrayabilirsiniz. Coop D’etat terasından Beyrut’un Ortadoğu’nun antreposu olmasını sağlayan serbest liman bölgesini de görebilirsiniz.

http://www.weare-urbanista.com/contact-us/
http://www.whereleb.com/lebanon/paul-gemmayze-beirut
https://sursock.museum/
http://www.beirut.com/l/619
http://desktop.beiruting.com/Pub/Jukebox
https://saifigardens.com/en/about

YAZININ DEVAMI – BEYRUT BÖLÜM II

Related posts: