Fahri Gediz

Share..Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Email this to someone

Gidilecek Çok Yol, Tadılacak Çok Şey Var…
Yemek ve Şarap Eleştirmeni : Fahri Gediz
Yazı  Zeynep Dinç
(only available in Turkish)

Fahri Gediz… Sosyal medyada paylaşımları, objektifliği ve hoş sohbeti ile oldukça popüler bir yemek ve şarap eleştirmeni… Çok yiyen, çok içen, çok gezen biri… Sahte sosyal medya “gurmeleri” için; “satılık damaklara inanmayın” diyebilecek kadar açık sözlü, “en iyi” sıfatını kullanmayı reddedecek kadar da açık fikirli…

foto1Kimdir Fahri Gediz?
1986 yılında Mersin’de doğdum. 1992 yılında babamın işi sebebiyle İstanbul’a taşındık. Çok güzel bir şehirde, çok güzel insanlarla büyüdüm. Mersin’in hayatıma en büyük katkısı  yemek yemeyi çok seven insanların bir arada olduğu bir şehir oluşuydu. Bu sebeple her akşam sanki bir şölenmiş gibi masalar donatılırdı. Düşünün ben künefe yapan bir dedenin torunuyum. Kendi mezelerini kendi yapan bir dedenin… Saint Benoit Fransız Lisesi ve Sabancı Üniversitesi Yönetim Bilimleri Fakültesi mezunuyum. Şu an aile şirketimizde yöneticilik yapıyorum. Profesyonel işim bu. Hobi olarak da restoran değerlendirmeleri, yemek eleştirmenliği yapmaktayım. 2015 benim için biraz değişik bir yıl oldu. Hobim, profesyonel hayatımın önüne geçmeye başladı diyebilirim. Bu konuda hiç tahmin etmediğim kadar çok destek ile karşılaştım; bu da beni çok etkiledi. Daha çok şey paylaşmak istedim. Çok yedim, çok içtim, çok gezdim… Burada Vedat Milor‘un desteği çok büyük. Belki de en büyük cesareti ondan aldım diyebilirim. Ona çok şey borçluyum…

“Gurme”lik hem bir meslek hem bir meziyet. Kimdir “gurme”?
Açıkçası “gurme” kelimesini reddedenlerin başında geliyorum. Ne yazık ki yanlış ithal edilmiş kelimelerden bir tanesi… Biz, damak zevki gelişmiş, iyi restoranlara gitmeyi seven, şaraptan biraz anlayan herkese bu sıfatını yakıştırıveriyoruz. Aslında durum öyle değil. Gurmelik hem bir meziyet, hem de yılların size kazandırdığı tecrübeler ile sizin geliştirdiğiniz bir yetenek. Bazen Instagram’da genç arkadaşlar “gurme” sıfatı ile hesaplar açıyorlar. Bu iş o kadar basit bir iş değil. Dünyanın her yerinde yemek yemiş, her bağında şarap tatmış, her lezzeti tatmış olmak lazım… Sadece tatma yeteneği yetmez; bu yeteneği en iyi şekilde eğitmek lazım. Hangi şarapla hangi peynirin yenileceğini, yemeklerin tarihini, Michelin yıldızlı bir yeri de, salaş lokantaları da bilmek lazım… Kısacası 2-3 restorana gidip, 2-3 eleştiri yapıp gurme olunmaz. Ben kendim için bu sıfatı reddediyorum. Ben gastronomi yolunda daha o kadar çok yol almadım. Evet, bana hediye edilen bir yetenek olduğunun farkındayım ama bu yeteneği de geliştirmek için çok yol kat etmem gerektiğinin de bilincindeyim. Son yıllarda aldığım birçok eğitimin arkasında işte bu inancım yatıyor.

Peki ya “satılık damaklar” dediğiniz?
İşte en üzüldüğüm konulardan birisi bu. Aslında samimi olmak gerekirse benim yazılarımı yazma sebebim onlar. Ben 10 senedir çeşitli ülkeleri, bağları, restoranları, sokak lezzetlerini deniyorum. Bu benim en büyük tutkum. Farklı kültürlerin yemek alışkanlıklarını öğrenmek, bunu da kendi ülke insanıma anlatmak çok hoşuma gidiyor. Başta bundan sadece dostlarım yararlanıyordu. Sonra hayatıma Instagram girdi. Bazı yemek hesaplarını takip etmeye başladım. Önerdikleri yerlere gittim ama büyük hüsran yaşadım. Kendi kendime dedim ki “Bu işte bir yanlışlık var. Hiçbir eleştiri yok. Her şey çok güllük, gülistanlık, güzel çekilmiş bir yemek fotoğrafı ve altı boş yorumlarla dolu, bu değişmeli!”. İlk işim Vedat Milor ile buluşmak oldu. Bana ”doğru eleştiriler yapabildiğimi”, ”yazılarımın daha da gelişebileceğini” söyledi. Bana kendi blog’unda yer verdi. İşte ondan sonra bu işi yapabildiğimi hissettim. “Satılık Damaklar” dediğim insanların gittikleri yerlere gidip bütün sorunları tek tek yazdım. Kendileri para vermedikleri için bazı restoranların fiyatından bile haberdar değillerdi. Davet alarak 20 blogger olarak gittikleri restoranlarda, kafelerde “Muhteşem, harika, ben böyle şey yemedim!” gibi yorumlar yapıyorlardı. Muhteşem mi? Peki neden servis bu kadar kötü? Neden bonfilem soğuk geldi? Neden müşteriye kötü muamele var? Bunları yazmaya başladıkça insanlar da benim samimiyetime güvendi. Takipçi sayım beklemediğim bir şekilde arttı. Sonradan fark ettim ki insanların ağzı çok yanmış; objektif eleştiriler bekliyorlar. Ben de isim vermeden, önceden “ben geliyorum!” demeden, davet almadan gidiyorum mekanlara. Normal bir müşteri gibi ödüyorum hesabımı. Bu benim hem kendime, hem de beni destekleyen insanlara verdiğim bir söz. Maddi beklentim yok. Bu benim için büyük bir şans. Ben çok yazılarımı yazıp “SUÇLUYORUM!” diye bir manifesto ile bu “Satılık Damaklar”a savaş açtım. Şimdi hep destekleyici mesajlar alıyorum. Bu benim için en büyük servet.

foto2

“En iyi” sıfatını kullanmayı reddediyorsunuz. Neden?
“En iyi” sıfatının tamamen bir pazarlama oyunu olduğunu düşünüyorum. Bir şeyin en iyisine karar vermeniz için önce o yemeğin, o şarabın tüm çeşitlerini içmiş olmanız lazım. Bu kavramı reddetmezsem bu benim yemek eleştirmenliği sıfatımla çelişir. Çünkü ben gastronominin bitmeyen bir yolculuk olması gerektiğini düşünenlerdenim. Evet beni de çok etkileyen yemekler, şaraplar, mekanlar oluyor. O zaman genelde tercih ettiğim cümleler “beni en çok etkileyen”, ”benim en çok sevdiğim” gibi cümleler oluyor. Çünkü buna karar veren benim. Oysa bir başkası, belki kendi mahallesindeki restoranı benim tavsiye ettiklerimden daha çok sevecektir. O halde neden bir “en iyi” listesi yapıp insanlara inanmadığım bir şey sunayım ki? Lezzetin peşinde koşan herkesten de ricam; hiçbir zaman “en iyi” dememeleri. Daha gezilecek çok yer, tadılacak çok lezzet var. Bu benim en büyük motivasyonum…

O zaman şöyle soracağım: Sizin “en sevdikleriniz” neler?
Restoran: Elbette her ülkede kendimi iyi hissettiğim restoranlar var. Türkiye’de Nicole, Roma’da Da Felice, Venedik’te Osteria Alle Testiere, Lizbon’da Feitoria sevdiğim yerlerden bazıları. Ben restoranları değerlendirirken mutlaka fiyat/kalite dengesine önem veririm. Bir restoranın 3 Michelin yıldızlı olması oraya bayılacağım anlamına gelmez. Verdiğim paranın karşılığını aldığım restoran benim için iyi restorandır. Bu bazen bir esnaf lokantası bile olabilir…
Mutfak: Fransız mutfağını gerçekten çok seviyorum. Bazıları fazla klasik ve demode bulsa da ben yemeklerinde her zaman bir uyum, hatta zaman zaman zıtlıktan doğan uyumlar buluyorum.
Yemek: Karnıyarık çok severim. Türk yemeklerinin korunması gerekliliği de bu sevgimden kaynaklıdır. Tek korkum bu kadar modern mutfağın gelip bir gün kendi yemeklerimizi bizlere unutturması. O sebeple #turkyemeklerinikoruyalim ve #esnaflokantalarinikoruyalim diye 2 tane hashtag açtım. Onlar yaşasın ki, yemek kültürümüz de yaşasın…
Şarap: Yemeğin çeşidine göre uyum sağladığını düşündüğüm şaraplar tercih ederim. Son zamanlarda Fransız şaraplarına nazaran İtalyan ve İspanyol şaraplarına yöneldim. Elbette bu bir derya ve iyice öğrenmeye, boşlukları yavaş yavaş doldurmaya çalışıyorum.

foto3Yemeğe eşlik ettiği gibi ruh haline de eşlik eder şarap. Şimdi önerilerinizi istiyorum…
Ruhum romantik: Fransız Burgonya Pinot Noir… Zarif, lezzetli ve damağı saran yapısıyla her zaman yüzünüzü güldürmeyi bilir. Tıpkı aşık olduğunuz insan gibi…
Ruhum karamsar: Douro bölgesinden bir Touriga Nacional… Çünkü Portekiz Fado’ların ülkesidir ve şarapları da biraz hüzün kokar.
Ruhum deli: Valpolicella’da üretilen Amarone… Güçlü yapısı ile sizi dinginleştirsin…
Ruhum yalnız: Yüzünüzü belki tatlı bir şeyler güldürebilir. Fransa’nın Sauternes bölgesinden tatlı bir şarap hüznünüzü giderebilir…
Ruhum kalabalık: 2009 veya 2010 bir Pauillac şarabı… İçinde onlarca koku, onlarca aroma, onlarca tat olan iyi rekolte bir Bordeaux kupajı…

foto4Bunlar harika öneriler. Peki desem ki “Avrupa turundayız ve bütçemiz kısıtlı; ama lezzetli ve kaliteli yemek tecrübeleri yaşamak istiyoruz”… Ülke, mekan ve yemek önerileriniz neler olur?İtalya’da Liguria bölgesi benim en sevdiğim bölgelerdendir. Yemekler hem çok lezzetli hem de ucuzdur. En etkilendiğim restoran salaş bir balıkçı olan Raieu‘dür. Her seferinde giderim. San Remo karidesleri kaçırılmaz!
Lizbon yine fiyat/kalite performansında beni etkileyen şehirlerdendir. uygun fiyata iyi yemek yiyip, iyi şarap içebilirsiniz. Mesela Cervejaria Ramiro. Her türlü deniz ürünün gözünüz kapalı yiyebilirsiniz. Özellikle de kerevitleri.
Budapeşte yine fiyat/kalite dengesinde çok iyi performans gösteren başka güzel bir Avrupa şehri. Laci Konyha beni etkilemişti.
Prag da yine iyi yemeği, uygun fiyata yiyebileceğiniz bir yerdir. Divinis en sevdiğim restorandır. Her gidişimde uğrarım. Et yemekleri (Rib-Eye) harika.

“Gidilecek çok yol, tadılacak çok şey var” diyorsunuz. Peki sırada ne var?
Ocak ayında Bolonya ve Torino, sonra Londra… Yeni şefler deneyeceğim. Mart’ta San Sebastian, Nisan’da Amerika ve Meksika… Hiç bir zaman “en iyi”yi bulamayacağını bile bile hep en iyiyi aramak… Arkanızda sizden sürekli yeni yerler bekleyen yemek sevdalısı insanlar oldukça, bunu büyük bir zevkle yapıyorsunuz.

 

Related posts: