Kapalıçarşı’nın Tarihi Dükkanları ve Saklı Kalmış Hanları

Share..Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Email this to someone

Kapalıçarşı’nın Tarihi Dükkanları ve Saklı Kalmış Hanları
Yazı ve Fotoğraf Deniz Yılmaz Akman

Bir yazısında Nezihe Meriç şöyle der: “Hemen hemen her cadde, gün boyu insanlarla dolar taşar. Ama bu öylesine değişken bir kalabalıktır, öyle ince ayrıntıları vardır ki, bir kenti ancak “kent seven” biri sezebilir.”

Kenti yeniden sevmeye karar verdiğimiz, belki de bu yolla bütün kusurlarını, acılarını unutmaya çalıştığımız bir anda İstanbul’un en büyük ve en eski “alışveriş merkezine” doğru yola çıkıyoruz.

Bi’ Gez Gel “Kapalıçarşı & Hanlar” turuna katıldığımız bugünde, bize rehberimiz Semra Atilla eşlik ediyor. Gördüğümüz dükkanların, yolların, hanların bir bir hikâyelerini anlatıyor, bizi esnafla tanıştırıyor.

Yolda karşılaştıklarımız, bize aslında şehrin bütün kırışıklıklarına rağmen hala güzel kalabildiğini gösteriyor. Eskilere yol alıyoruz, daracık yollardan geçip hanlara çıkıyoruz. Bütün çatlaklıklara, kalıntılara, rutubete ve sayısız yangına direnmiş bir şehir çıkıyor karşımıza, biraz hüzünlenip sonra yürümeye devam ediyoruz.

O gün öğrendiğimiz onca bilginin tamamı, belki aklımızda kalamayacak fakat uzun bir süre hafızalarımızdan silinmeyecek anların bir kısmı şöyle…

01-sahaflar

02-fesçiler yolgeçen

03-güner-liman

Yürüyüşümüze Beyazıt sahaflar çarşısından geçerek başlıyoruz. Burada yan yana sıralanmış tezgahlar üzerinde, çoğunlukla günümüzün ders kitapları dizili. Esnaf, rutinlerini gerçekleştiriyor; kitapların tozunu alıyor, yoldan geçenlere bakıyor, koyu demlenmiş çaylarından yudumluyor.

İstanbul’un en eski alışveriş merkezi olan, 1460 yılında bir kısmının Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırıldığı Kapalıçarşı, Beyazıt, Nuru Osmaniye ve Mercan semtlerinin ortasında yer alıyor. Biz, Fesçiler Kapısı’ndan giriyoruz. Geleni gideni çok olan için sıkça kullanılan “Yolgeçen Hanı” değiminin aslında Kapalıçarşı’da yer alan bir han ismi olduğunu da öğrendikten sonra, Bakırcılar Çarşısı’na çıkıyoruz. Günümüzde bakır ustalığının neredeyse sonlanacak olması insanı üzse de, hiç değilse hala mesleğini devam ettiren -ettirmeye çalışan- ustaların elinden çıkma bakırlara bambaşka bir gözle bakıyoruz. Kapalıçarşı’ nın yanında bulunan Bakırcılar Çarşısı, el yapımı bakır ürünlerin, levha bakırların “döğme” olarak elle yapılan çeşitlerinin ve kazan tencere, sahan, tava gibi ürünlerin satıldığı bir alan. Buradaki dükkanlardan birine; Osmanlı maden sanatı ustası Güner Liman’ın dükkanına giriyoruz. Aynı zamanda “tombak” ustası olan Güner Bey’i o gün o saatte dükkânda bulamasak da, yardımcıları bize tombak yapımından bahsediyor. Tombak, Osmanlı Dönemi’nde civa yöntemiyle altın kaplanmış bakır eşyaların genel ismi. Osmanlı döneminde günlük yaşamda kullanılan eşyalarda ve mimari süslemelerde kullanılıyor ve sadece o dönemde üretilmiş eşyalara tombak ismi veriliyormuş. Hakkında biraz bilgi aldıktan sonra, oldukça ağır olan, üzerinde işlemelerin olduğu bir tombağı yakından görme şansını da elde ediyoruz.

04-gramofoncu mehmet

Gramofoncu Mehmet Usta

05-Eğin Tekstil (1)

Eğin Tekstil

Sırada, gramofonların imalatını ve tamirini yapan Gramofoncu Mehmet Usta’nın nostaljik dükkanı var.  Kendisi sakin bir şekilde içeride oturuyor, çok fazla sohbeti seven biri gibi gözükmese de dükkanın kapısında duran küçük bir çocuğa içten bir şekilde gülümsüyor. Gün içinde gezdiğimiz dükkanlar arasında belki de, zamanın en yavaşladığı, hatta yer yer durduğu anların birindeyiz. O’nun birkaç dakikasına ve rehberimizin ricasıyla gramofonuna taktığı taş plaktan yükselen tınılara eşlik ediyoruz.

05-Eğin-Tekstil-(2)

05-Eğin-Tekstil-(3)

Eğin Tekstil

Örücüler kapısı girişindeki Eğin Tekstil’e girdiğimizde bizi, raflara dizilmiş rengarenk kumaşlar karşılıyor. Bu dükkanda Asya’ya, Anadolu’ya bir yolculuk yaparken, birçok ünlü filmde kullanılan kumaşların da buradan alındığını öğreniyoruz. Eğin, Erzincan’daki Kemaliye ilinin eski adı. Sahibinin oğlu Emrah’ın bize anlattığı gibi, ailenin de Erzincanlı olduğunu dinliyoruz.  1861 yılında, Sultan Abdülaziz zamanında açılan dükkan, Kapalıçarşı’da aynı ailede bulunan en eski dükkan olma özelliğini taşıyor. Tarihine, geleneklerine sahip çıkmış bir ailenin hala burada, bu dükkanda olmaktan büyük bir gurur duyduğunu, Emrah’ın cümlelerinden hissediyoruz. Tepede asılı duran peştamal bornozlarda gözümüz kaldığından, en yakın zamanda geri geleceğimiz bu dükkana veda edip, Şark Kahvesi’ne geçiyoruz.

06--Şark-Kahvesi-(2)

06--Şark-Kahvesi-(1)

Kapalıçarşı’nın en güzel köşesinde konumlanan Şark Kahvesi Oğuz Atalay, bu çarşının en otantik yerlerinden biri. Kumda demlenerek önünüze gelen köpüklü Türk kahvesini yudumlarken, bir yerden bir yere koşturan telaşlı Kapalıçarşı esnaflarını, bir yandan da duvarlardaki semazen, paşa ve tavandaki derviş çizimlerini izlerken kendinizi buraya ait hissediyorsunuz.

07--zincirli-han-(2)

07-zincirli han(1)

Kapalıçarşı’nın çevresinde yer alan, dar geçitlerden geçerek bambaşka bir dünyaya açılan hanların, en iyi şekilde günümüze kadar gelmiş olanı Zincirli Han. Özellikle yazları, ortasında yer alan çınar ağaçlarının gölgesinde oturup, çay bardaklarına vuran kaşık ve tavla oynayan esnafların zar ve pul seslerinin insana nasıl huzur verdiğini hayal edebiliyoruz. Kuyumcu ve halıcı dükkânlarının yan yana sıralandığı avlusunda bir de tarihi bir çeşme yer alıyor. İkinci katında ise atölyeler var. 18. Yüzyılda inşa edildiği tahmin edilen bu han, şüphesiz İstanbul’un en güzel hanlarından biri.

“Bedesten” kelimesi Farsça’dan gelen ve değerli kumaşlar, takılar ve önemli eşyaların satıldığı üstü kapalı çarşılara verilen bir ad. Sandal Bedesteni ise Kapalıçarşı’daki özel kumaşların satıldığı çarşı kısmı. Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan, pamuk ve ipekten dokunan “sandal” denilen kumaşların geçmişte büyük rağbet gördüğü bu alan, günümüzde modern bir şekilde restore edilmiş. Burayı da biraz hüzünlü gözlerle inceledikten sonra sırada çok özel bir durak var.

08--şengör-halı

Şengör Halı, gün içinde ziyaret ettiğimiz dükkanlar arasında bir diğer özel adres. Beş nesildir faaliyet gösteren sımsıcak bir aile firması. İçeri girdiğinizde burnunuza gelen halı-kilim kokularıyla yine geçmişe gidiyorsunuz. Birkaç dakikalığına diye girdiğimiz bu dükkandan yarım saat çıkamıyoruz, çünkü 1918’den bu yana sahibinin ailesinin ve 1930’lardan bu yana tanıklık ettiği güzel anıları dinleme şansına sahip oluyoruz. Eski İstanbul’u bir de eski İstanbullulardan dinlemenin verdiği haz paha biçilemez. Bu dükkana isterseniz, Anadolu’dan getirilen el halılarından almak için, isterseniz de çay eşliğinde bir “merhaba” demek için gelin, çıkarken mutlu ayrılacağınız kesin.

09-01nuru osmaniye

Buraya da veda ettikten sonra, Sevan Bıçakçı’nın şaheser niteliğinde olan el emeği yüzüklerine bakıyoruz ve Nuru Osmaniye sokaklarında yürüyoruz. Esnaf hareketli, havanın da güzel olması sebebiyle insanlar enerjik. Takıcıların vitrinine güneş yansıyor ve altınlar her zamankinden farklı parlıyor. Ermeni zanaatkarların atölye ve dükkanlarından gelen takırtılar neşe veriyor. İstanbul’un ilk barok camisi Nuru Osmaniye Camii’nin mavisine vuruluyoruz. İçerisi serin, kalabalık yok, penceredeki vitraylardan süzülen ışıkla huzurlu dakikalar yaşıyoruz.

09-02Esnaf-lokantası

Kalabalığın içine yeniden çıkıp, sesler, renkler ve dükkan logolarının yarattığı kaosa geri döndüğümüzde, çok mütevazi esnaf lokantalarının önünden geçiyoruz. Rehberimiz bu esnaf lokantalarının yemeklerinin ne kadar lezzetli olduğundan bahsediyor.

10-kalcılar-hanı

Kalcılar Hanı’na geldiğimizde ise bu defa altının ya da bakırın değil, gümüşün yolculuğuna tanıklık ediyoruz. Masaları donatan büyük, şaşalı gümüş servis tabakları, gümüş takılar, gümüş şamdanlar… Bu handa sağlı sollu küçük dükkanlar, atölyeler dizili. Arka kısımlarında ise gümüşçü dükkanları yer alıyor. En sağda yer alan bir dükkan dikkatimizi çekiyor: “Kalemkar” yazılı tabelasında. Kabartma süs ve resim yapan sanatçılara verilen bir ad olduğunu öğreniyor, günümüzde de belirli sanatçılar tarafından devam ettirildiğini görüyoruz. Bu hana ismini veren, Kalcı’nın; kal işi yapan, eski sırmaları eritip gümüş ve altın külçesi hâline getiren kimse olduğunu da öğrendikten sonra, kafamızdaki her şey yerli yerine oturuyor. Kirli bir pembenin duvarlarına hâkim olduğu bu güzel hanı da, bir daha gelinmesi gereken yerler listemize ekleyip, yeniden hareket ediyoruz.

11-büyük-abud

11--Mahmutpaşa-Hamamı2

Mahmutpaşa Hamamı

11-mahmutpaşa hamamı

Mahmutpaşa Hamamı

“Ayaklı borsa” diye tabir edilen serbest döviz piyasasını takip eden kalabalığın içinden geçerek Mahmutpaşa’ya çıkıyoruz. Büyük Abud Efendi Han’ın kapısı üzerinden Osmanlıca ve Fransızca yazan kitabeyi görünce, bu şehrin hiç beklenmedik yerlerde bizi şaşırtabildiğine bir kez daha tanık oluyoruz. Mahmutpaşa Hamamı ise bir sonraki adresimiz oluyor. Şu anda çarşı olarak kullanılan ve Mahmutpaşa Külliyesi’nin bir parçası olan bu hamamın tarihi 1466 yılına dayanıyor.

Çakmakçılar Yokuşu’na geldiğimizde kalabalık iyice artıyor. İnsanların arasından sıyrılıp, serin han geçitlerinden geçerek Büyük Yeni Han’ı geçiyoruz. Büyük Yeni Han, II. Mustafa tarafından 18. Yüzyılda yaptırılmış bir han. Atölyeler, depolar yan yana dizilmiş handa eski fontlarla bezeli yazılar, kapı önlerindeki marka isimleri oldukça nostaljik. Artık İstanbul’a dair değil, İstanbul’daki bugünün yaşamına dair bir sürü iz görüyoruz. Yabancı uyruklu çalışanlar, bir depodan diğerine eşya taşıyanlar hızlı adımlarla hareket ediyor. Burası, günümüzde farklı ihtiyaçlar için kullanılan, eskimiş bir han olsa da, görülmeye değer.

13-büyük-valide-han

Büyük Valide Han

14-kuş-evleri

Kuş Evleri

Daha önceki yazılarımızda bahsi geçen, Büyük Valide Han’a, çevresindeki han duvarlarına yerleştirilmiş kuş evlerine olan ziyaretimiz sonunda, son durağımız Balkapanı Han’a geliyoruz. Balkapanı ismi bir yerden tanıdık geliyor, rehberimizin bizi aydınlatması sonucu artık bu konuyu şöyle özetleyebiliriz: Balkapanı, Unkapanı ve Yağkapanı isimli üç kapan adını Latince campana’dan alıyor. Daha sonra farklılaşarak Arapça ve Farsça’ya da geçiyor. İstanbul’a gelen yiyecek ve ihtiyaç malzemelerinin, ölçüm ve dağıtım işlerinin yapıldığı kapanlar, o dönemlerin ticaret merkezi görevini görüyormuş. Satılan malların isimleriyle anılan bu kapanlardan 17. Yüzyılda yapılan ve gelen balların toplanıp, tartılıp, dağıtılmaya başlandığı Balkapanı’nı da gezdikten sonra gezimizi sonlandırıyoruz.

İstanbul’u bilinçli bir şekilde gezmenin verdiği mutlulukla, bir sonraki durakların hayalini kurarak Eminönü’nden tatlı bir yorgunlukla ayrılıyoruz.

Diğer semt günlükleri için: tıklayın .

 

Related posts: